10 Temmuz 2019 Çarşamba

Aşkın kokusu


Çivi çiviyi söker mi be adam?
Yeniden döndüm kelimelerime. Ancak aşk yazdırabilirdi zaten. Aşk mısın sen?
Diyalektiğin ta kendisisin bence! Ben olmayan bensin! Ancak ben olmayan ben yazdırabilirdi yeniden. Çok eski günlere döndüren hırçın bir rüzgar gibi savurdun kokunu. Vazgeçilmez o koku - ahh...

23 Şubat 2019 Cumartesi

Boğul-ma



Kalbini sökmek gerek be kadın. Atmıyorsa aşk için, sök at işte. Neden bunca zulüm? Hem kendini hem beni bunca yormak neden?
Boş kadehler mi avutacak seni? Acımak değil midir aşkın kendisi? Senden sonrası zaten kaos. Senden sonrası zaten boş, zaten yok.
Dibe vurmak yetecek mi? Yetecek mi bunca yalnızlık? Kalabalığın sesi ne zaman susacak? Konuşsana kadın!
Derdin derdim derdim!


Boğul boğul boğulmaaaaa...

26 Ağustos 2018 Pazar

Korku, İhanet, Umut


Çırpındıkça, ışığı gözümü kör eden parlaklıkta bir hilale asılı kaldı ruhum bu gece. Gecenin karanlığında kimse görmedi kanayan yaralarımı, kimse duymadı çığlıklarımı. Ey ışığın kutsal sahibi; nur-u cemalini görmek bir daha mümkün müdür? Mümkün müdür hilal hilal yanmak, kül olup yeniden karışmak günün gündüzün telaşına? 


Avuçlarım sen kokuyor, dudaklarım sen! Serin bir seher vakti yemişler üzerinde terleyen çlğ gibi lezzetliydi terinin tuzu. Buram buram sen, buram buram aşk...


Peki neydi bizi bizden alıkoyan? Neydi kader çizgilerimizin kesişmesini engelleyen? Neden mahrumum şimdi o aşk tadından? 


Ben tabi ben!


Söyle ey umut! Ben kendi bedenime sığamazken, bir can daha nasıl eklenir varlığıma? O kadar çok alışmışken yokluğa yoksunluğa yalnızlığa, nasıl aynı yürekte çarparız?


Sen dersin ki koyver hayatı beri gelsin, ben derim ki kürek yok kayıkçı korkuyorum. Korkmaktır belki en aciz yanım. Beni senden gayrısına sürükleyen, lime lime kendi canıma ihanet doğratan, geceleri üstüme üstüme düşen gölgelerin sahibi -dur artık! Dur ki cesaret bulayım yeniden. Yeniden ben olayım, yeniden aşk...

18 Haziran 2015 Perşembe

İSİMSİZ

Uzun zamandan sonra ilk defa rakıyla ve boş sayfalarla hasbihal etme fırsatım oldu. Yakıcı ve hatta kavurucu bir süreçteyim. Kendimi yapayalnız hissederken, rakıyla ilk arkadaş olduğum dönemleri hatırladım. Kıymetlilerim çok uzakta ve ben bu gece her yudumda yalnızlığımın doyulmaz tadına varıyorum –bayramdır, afiyet ola…

Kalabalıklar çok yordu beni, ölümüne yalnızlık gerek bu gece. Şerefe!

Ey yalnızlık;
Yaradanım, yoktan var  edenim, kutsal koruyucum, al kanatlarına beni ve uçur zamansız, gölgesiz diyarlara. Cümlelerimi eski vatanımda bırakmaya razı, karşında aciz bir kul olarak biat ediyorum sana. Benden başka yol yok, durak yok, mola yok! Savur beni sonsuzluğunda. Her bir zerrem senin kutsal varlığına tapınana dek döndür, incit, kanat beni. Tüm renklerimden arınmış, sade gri bir kadınım bu yolculukta. Her şeyin ortasındayım, kendi miladıma efendi olmaya aday… Beni değiştiren dönüştüren her bir kalıba inat, varlığımın mutlak sebebine, mutlak-ı ayn’a emanet et beni.


Gülüşlerim yalan, gözyaşlarım zahir. Kulluğumun tek sebebi mutsuzluk; fırtınalarında paramparça et zihnimi…

15 Mart 2013 Cuma

Tanrıların Günahı


Tanrıların günahı bulaştı bana 
En değme intiharlar bile kurtaramayacak beni.
Tanrılar ki; ergen bir trajedinin soysuz yasalarına,
Müfrezelik yapıyorlar şimdi.
-Köpekler gibi sadıkdık oysa..
An ki, ritimsiz acılar orkestrasındayım 
Gör artık, asırlık ritimler parmaklarımda kayboluyor,
Ve birileri; Çalıntı yaşamlara oynuyor şimdilerde. 
Bedenime eski zamanların sivil acıları sinmiş, 
Hiçbir çağ aklayamayacak artık beni.  
Şimdilerde durağan bir evrenim 
Ve kör bunalımlar dünyasında 
Beceriksiz bir diktatörüm işte...

13 Eylül 2012 Perşembe

Ayrılığa Sonat

Seninle yaşadıklarım saniyelik devinimler gibiydi.
Ve yine seninle yaşadıklarım asırlar kadar uzundu...
Saniyelikti!
Çünkü "bir anda" kayıverdin avuçlarımdan.
Asırlar kadar uzundu!
Çünkü sen gidince, asırlık bir çınarın topraktan ayrılışına denk hüzünler kapladı içimi...

Yalnızlığa Sonat

Parkın birinde,
Yalnızlığa mühürlü bir heykel önünde,
Sabahın ilk sıcaklığını kuşlarla paylaşmak istiyorum.
Şimdi geceyi benimle nöbetleşen birileri var!
Belki gece bile olsun istemez garipler -sabahtan gayrı umutları olmayanlar...
Götürmüyor ayaklarım bu gece beni eve.
Sokaklar da yürümeyi unutanlar içindir bazen.
Bedenimin sahibi değilim artık,
Satıyorum kendimi yalnızlığa!
Okyanus gibiyim ama beslenecek dere bile bulamam -ne yazık!
Bütün maviler "Ben"im,
Gökyüzü ve deniz unutuyor renklerini,
Elde kalan sade gri bir sazlık...

Yaşamın Felsefesi

Kader denilen melanet şey -değişmez ve kadim bir şey anlaşılan... Sabah pencerenin perdesini açınca, bana vuran her güneş ışını, yalnızlığa, kedere, kadim acılara ve umutsuzluğa yansıyor.

Teğet geçen her mutluluğun, ruhumla kesişme noktasını aramaktan yorgunum. Yaşamın felsefesini yaparken bunu bir trajediye dönüştürmemek mümkün elbette ancak önemli olan doğru panzehiri bulup bu hastalıklı halden kurtulabilmek. Yaşamla barışık olmak, karşılıklı aşk yaşayabilmek için aşı gerekiyor bana sanırım, artık hastayım...

30 Eylül 2011 Cuma

Dilo Ez Bimrim Dilo Xeyran

Arada bir yüreği de yırtılmalı ki insanın, insan olduğunu bilsin sil baştan; işte öyle bir müzik bu da...


31 Ocak 2011 Pazartesi

Yokluğuna Ulandım Dara

Nefes nefes acının filminde oynadım seni.


—Yokluğuna buladım varlığından kalan her demi. Ulandın, sulandım, bilendim, uslandım, aklandım, paslandım ama sensizliğe yenilmedim Dara.

—Bölük pörçük senden kalışların yamaladığı amaçların yamacındayım. Senin taş bağrına aşklar taşıyorum.

Canım ile cananıma can katılışın yalnızlık törenindeyim. Senin nutkunu okuyorum davudi sesimle.

—Ey sevenler,

Ey beni de sevenler,

Ey beni benden, beni senden alan sen’ler. Ben buradayım ölmedim daha sana…

—Beni ortada bıraktığın Ortadoğu’nun kanayan aşk yarasıyım. Elimde sapanım sensizliğime gelen yehova güzellerine taş atıyorum. Bu aşk elim taş atıyor. Sana gül uzatması gereken, elini tutması gereken, saçlarınla oynaması gereken bu el “ taş atıyor. “

Gözlerinin ışıklarını yakmadan, güneşin aşk ışığı sensizliği aydınlatır mı ki?

—Sen gittikten sonra küçüle küçüle bebek kaldım. Ağzımda düşürmedim seni seviyorum emziğini. Yapma sevdaların mamasıyla biraz kilo almışım.

—Merak ediyorsun biraz kilo almışım. Biraz daha kendime gelmişim.

Hoyrat yellerin elleriyle sensizliğin erozyonu yaşayan Bisitun dağımda Ferhat ile aşk üstüne uzun havalar söylüyoruz.

—Baba bugün dağlar yeşile boyandı

Kim yandı kim uyandı

Gözlerim ağam kalbime ateş düştü

İçimde yar dayandı gözlerim ağam

Gözlerim ağam her gelen benzin sorar

Bilmem kalbimde ne var

Aman aman aman aman

Aman aman aman aman elinden

Digel otur o güzel boyuna ben de ölem”

Geç kaldığım sende kalışların bağrı yanık duvarıyım. Nem değil; ancak gam yıkar.

Ve şimdi ağlamak sevap senin için. Damlaların suyla dansı gibi. Huzurla hüznün kardeşliği gibi. Karışmalı gözyaşların damla damla akıttığım pınarlarına.



Suyun çizdiği kalbin ortasındayım, dalgaların algılarıma kardeş. Bu gün yine sana hırçın maviler. Bugün yine sana su olmak ister duygular.

En güzel bakışını nakşediyor kalakalış. Bugün yine sızıların beni tanımsız bir duyulsamanın yatağına atıyorum. Hastayım S/ana…



Bir haykırışın kırık mızrabında sesin belkilere ram olur Dara.

Bu inleyişin anlaşılmaz manzumesinde solfej anlar deliyor yüreğimi.

Aşkın aşka ışık verdiği güneş öncesi öpüşme demlerine meylim.

—Girift h/azların hamlığında pişiyorum aşkına. Seni şimdi daha anlıyorum.



Uzak sesler orkestrasının can ve aşk şefiyim. D/ilimde senli besteler ağlaşır saz ile söz dilinde.

Artık yaramın söylem defterinde kuruyor senli cümleler. Seni sana bırakma arifesindeyim. Yarın senin bayramın. Ben gayrı deliliğe övgüler ile akla sövgüler arasında felsefi tinlerime kavlinler büyütüyorum Dara.

—Sen akıl ve aşkın delisini de istemezsin şimdi Dara…

Can havlimize dökülen huruflara da ders olamazsın. Sen en çok gitmeleri sevdin. En kolayı gitmek, en zor kalmak… Hep kalmak. Hepten de kalmak…



—Meleklerin elediği elem eleğinde, elimi a/yağımı çektim gece boylu selvilerden. Biraz nefesiyim mistik özlemlere.



Habil’in aşk dersinde ben de öldürdüm aşkın k hazlarını. Ben ile Habil arasında kabulümsün. Kabil ile ihanet ekseninde dünya dönmüyor.

—Tevarüslere teneffüs ettim Dara.

—Kılcal damarıma kadar, eskimez senin kanındayım. Kızıl ve canlı akışların vedalarındayım. Sana veda ediyorum; ama benim olmayan sana… Sana geliyorum beni isteyen sana Dara.



—A/dem olup bir kere ısırdım aşk elmanı. Bu aşk tadı, bu aşk adın, bu sevda yâdın beni bir ömür sunacak sana Dara. Bu yüzden Habil ile ben arasında hep seni istedim…

14 Eylül 2010 Salı

Sürgünün Sürgününde Bir Kanunsuz

Kendi sürgününü başka sürgünlerle tazelemek ne kadar acıtabilir bilen var mıdır?


İçimde çıktığım yolculuğun sonunu bile bir türlü getiremeyen ben, bir de sürgünümden sürgün ediliyorum şimdilerde! Ne sığınacak bir koyak ne elini uzatan yardımsever bir balıkçı ne sonsuz bir deniz ne de -tek başıma- ıssız bir ada…

Sürgünüm bile artık bana eskisi kadar acı vermiyor. Oysa istediğim tek şey biraz daha acı çekebilmek! Ruhumu doyuran tek şey yalnızlık; ama bana Tanrının verdiği tek şey, sonu gelmez, acımasız, gürültülü, anlaşılmaz kalabalıklar. İnsanlar sürgün sancılarından bahsederken, ben kendi sürgünümü beslemeye çalışıyorum. Belki bu sayede acı çeke çeke, yaralarımı deşe deşe, gözbebeklerimi kanata kanata bulacağım sürgünümün huzurunu.

Yo! Birileri göndermedi sürgüne, sakın ha! Sürgünüm benim fermanımdır ve belki ilk defa bir kanuna uymam gerekiyor diye düşünürken, benim bile kabul edemediğim ve üstesinden gelebileceğimi sandığım asıl sorun; amansız ve asi bir kanunsuz olduğumu göz ardı etmek…

Asıl gereken kaos! Bulduğum her düzeni alt üst etmeliyim, her anafora hesapsız atlamalı, her alabora oluşumda yeni fırtınalar aramalıyım. Yoksa yenilenemez ruhum! İşte şimdi anlaşılır oluyor şeytanın neden hiç uslanmadığı. Her yeni heyecan, her yeni karanlık, her macera ruhumun ölü derisi atıyor. Bense yırtılan kabuğumdan taptaze, kıpkırmızı, daha bilge çıkıyorum her defasında. Of! Ne çok şey biliyorum, ne çok dolu beynimin kılcalları ve daha ne çok şey öğrenmem gerek…

Yapmam gereken ilk şey, her kasırgadan farklı yöntemlerle nasıl kurtulmam gerektiğini bulmak. Ve tabi kasırganın anahtarının kilitlendiği kutsal hazine sandığını bulmak için kendi eksenimde dönüp durduğum ve uğruna onca zamanı yok yere heba ettiğim ritüeller… Tanrı oyunlardan hoşlanıyor vesselam, öğreneli uzun zaman oldu! Ama bunların oyun olduğunu bilmeme rağmen, benimle eğlenmesi ne de sinir bozucu. Yeni kaoslar göndermesi için Tanrıya kendimi kurban ediyorum ve o da karşılığında kendini tatmin ediyor. İlahi mastürbasyon!

En iyisi sonra yeni bir fırtına kalemine sarılmak, çok yorgunum, beklemez fırtınalar, güç toplamalıyım yeni kurban törenim için… Tütsüleri yakmalı, sunak taşını temizlemeli ve başımı yağlamalıyım, şimdi defolun huzurumdan…

Ölüm Üzerine

Bir kahin yalnızlığı yaşıyorum…Noktaları her birleştirdiğimde, duruyor zaman; tırnaklarım saçlarım uzamıyor! Oysa bir kitap okumuştum; ölümden sonra saçları uzayan bir kıza dair… Uzasın saçlarım, değişsin ölümden sonra da bedenim…


Yalnızlık baki -eyvallah…

Ama değişim de ona yoldaş değil mi?

Her yalnızlık, değiştirip dönüştürmez mi ki kendi evrenimizi… Her inzivadan sonra daha bir değişmiş olmaz mı insan?

İnzivamın sessiz sakin duramayan hırçın sakinleri; yalnız bırakmayın beni e mi? Değişsin bedenim ölümümden sonra bile…

14 Temmuz 2009 Salı

Kıyamet günü hesabı...

Çözüyorum dudaklarımın mührünü; kusmak için tüm gizlide kalan beni ve seni zehirlemiş kelime oburluklarımı... Sen! Anlamadığımı iddia eden! Anlattıklarınla nice kanattığını, nice incittiğini anlayabildiğin gün; yeniden çık karşıma! Bu defa hesaplaşalım seninle kan kana, diş dişe, et ete...

Öyle ki parçalayayım etini bunca zamanın hıncını alırken... Öyle ki onulmaz yaralar açmak istiyorum! Geriye kalan zamanın içinse bir daha hata yapmaman için seni tutsak etmek istiyorum! Artık korkmalısın benden! Bir tanrıçanın gazabına uğradın ey aciz! Şimdi kuyruğunu kıstırdığın köşenden, savaş hazırlıklarımı izle bakalım! Duyuyor musun SÛR'un sesini... Kıyametinin mührü çatladı, gazabımın ve azabının seyrine toplanıyor iblis ve yoldaşları... Yıkıl şimdi hesap gününe dek huzurumdan!


Azzazel'in resti/kutlu kıyamet-tüm korkaklığıma rağmen- gülerim ancak korkmam bekleniyorsa benden babamın bayramı olan kıyametten… Kuyruğum kısmışken apış arama, en şehvetli anı müjdeler çalan davullar kulaklarıma...


Bilmez kutsallar... Bilmezler felaketimle eğlendiğimi... Bilmezler SUR'a üfleyenle dans ederken alacağım hastalıklı keyfi... Ve bilmezler meydan okuma nasıl da hoş bir türküdür benim çukurumda... Bilmez kutsallar ve üflerler ha bire... Korkutmaya çalışırlar kıyam günü etimin lime lime edileceğiyle... Yarasız yerim yok ki bu eğri büğrü bedende...


Kızdırın çeliklerinizi en insafsız ateşlerle... Bu olsa olsa tatlıdır, cehennemi ziyafete... Ve buradayım… En aciz en korkak halimle ben... Durmasın üfürsün üfüren en sülfürlü nefesiyle SUR'a...

Bilerim kanca burunlu kargımı... Dilimde savaş türküleri... Ve bekliyorum en iki büklüm halimle -dimdik- yaklaştırılmasını bir mızrak boyu güneşin... Ve unutur kutsallar yanmasını en iyi ben bilirim...


Bu bir savaş ilanıdır! Taraf olmayanlar bertaraf olsun bu sayfadan!

Bundan gayri gazabımın fermanıdır her kelime!!!


Toplanırken kara derili askerlerimin oluşturduğu ordular, meleklerin bihaber kahkahaları kabartır iştahımızı... Yazılsın o vakit! bu bir meydan okumadır... Ve yanmak varsa sonunda bu ne kutlu bir yanmadır!


SAVAŞ MEYDANIDIR BURASI! Şimdi çarpışacak olanlar kuşansınlar zırhlarını, bilesinler kılıçlarını, parlatsınlar miğferlerini! Elçilerin kellesi kollarında kalmış bak! Bu ne cürettir ki; tüm uzlaşma çabalarıma kelle mührü bastın? Bu nasıl bir deli cesareti, bu nasıl bir isyandır? Ölümüne bir çarpışma! Bakalım kimin kanı daha kırmızıdır... TİLİLİLİLİLİLİLİLİLİLİLİ.................


'DUM! DUM! DUM!' davulları türkümüzdür ve acıdır bize güç veren... Toplanın! Işıl ışıl irin damlayan kılıcımın altında….

Kan bürüyor gözlerimi kutsallardan korkmamak adına... tanrılar! toynakları altımda cehennem kanatlı atımın... bu cüret atadan kalma bende...

Ya yürüyeceğim bu meydandan valhala'ya... ya da kan olup boğacağım mabutları benle...


Taraf ve bertaraf olmak… Belli et safını adam!

Düşmanım hala o huzur veren kutsallığına…. tüm korkaklığımla…. yıkım temizleyecek tüm ışığını... siyah kanım yıkayacak bereketli topraklarını... toynaklı ayaklarım, kamburum, boynuzlarım ve kuyruğum...safım ne kadar belli olabilir daha...


Gönderdim elçiyi! Teslim et o halde biatına sebep kutsal hazineni...


Elçimin yolunu ACHİLLES kesmiş...kahraman olmak, kahraman ölmek isteyenler ne de çokmuş meğer...


Tüm ölü kahramanlarla eğleniriz biz bu çorak topraklarda... beyaz bir hare ve beyaz kanatlardır kahramanlık burada... Bende olmadığı için hiç hayıflanmadığım...

18 Ekim 2008 Cumartesi

Gidiyorum

Gidiyorum.

Başımda gam gözlerimde nem. Bütün hatıraları bırakıp geride, usulca çekip kapıyı ardımdan, alıp başımı gidiyorum buralardan. Şafak sökmeden, kimseler görmeden; yağmurun yağmadığı çöllere gidiyorum. Sevgi dolu yüreğimi bir ıssızda yakmak için, hoşça kal suyunda çimdiğim dere, kana kana içtiğim pınar. Say ki yaşamadım bu yerlerde. Nazlı çiçeklerini okşamadım baharın. Bozguna uğramış bir bostanın hüznüyle, bir yaprağın ürpertisine yazıp ömrümü, çekip gidiyorum buralardan.

Gidiyorum.

Bir bilinmeze doğru. Hem yol, hem yolcu olmaya. Acılarımla baş başa kalmaya gidiyorum. Bütün yıldızları takıp kanatlarıma, bir kelebek gibi özgür olmaya gidiyorum. Yüreğimin sızılarında damıttığım her şiiri bin kez öperek ve sökerek sevgiden yana ne varsa göğsümde... Gecelerin zifiri saçlarında kaybolmaya, bir ceylanın gözlerinde ağlamaya gidiyorum. Bütün borçlarımı ödedim, alacaklarımı erteledim. Artık ne diyecek bir sözüm kaldı sevdiklerime ne okuyacak bir şiirim. Gözlerimin içindeki iki damla gözyaşı gibi, bakmadan ardımdaki uçurumlara, alıp götürüyorum yüreğimdekileri de... hoşça kal usul boylum; güzel gözlüm hoşça kal ...

Dağların Efsanesi



Yıllar önce bir film seyretmiştim adı ''Hakkâri’de bir mevsim'' Köylünün biri öğretmene bu dağların efsanesini anlatıyordu...

''Tanrı dünyayı yarattığında bu dağlar gene böyle çıplak, sarp, geçit vermezdi. Bu dağlar her gün ağladılar! Tanrıya yalvardılar sitem ettiler 'neden bizi böyle dik ve çıplak yarattın, ne uçan bir kuş ne bir karınca var bizim de tepelerimizde kuşlar eteklerimizde çocuklar olsun' diye ağlayıp yalvardılar. O gün bu gündür biz buralardayız'' diye anlatıyordu...

Yücelerinde buzul ve kar
Maviş dağ tavşanları
Gün vuranda alaran
Zemheri yılanları
Ve yahut bir hışımla öyle çakılan
Sonsuzluğun yakışığı kartallar...

Bu dağlar çıplaktı, zordu ama onlar istemişlerdi -Tanrı da göndermişti... 'başım gözüm üstünesin, suskum avazım üstüne' demişlerdi...

10.000 yıllar önce buralarda daha toprağı pişirmeyi bilmezken bakırı işliyorlardı, çocuklarına oyuncaklar yapıyorlardı...

Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, Hamaklar
Havva anan dünkü çocuk sayılır
Anadoluyum ben
Tanıyor musun?

...demiş, Ahmed Arif! Biz tanıyorduk ama tanışmak isteyenler de vardı, taa Makedonya'lardan bin yıllar önce gelenler oldu. Bu dağlar onları da buyur ettiler... Birdik, olduk iki... Artık paylaşıyorduk iyiliğimizi ve kötülüğümüzü...

Binlerce yıl sağılmışım
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar
Haraç salmışlar üstüme
Ne İskender takmışım
Ne Şah ne Sultan
Göçüp gitmişler gölgesiz
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım...
Görüyor musun?

Ahmed Arif'in dediği gibi atlılarıyla gelip parçalayanlar da vardı evlerimizi, bostanlarımızı yakıp yıkanlar, haraca bağlayanlar, ineğimizi öküzümüzü alıp gidenler de oldu...

Bizi bu dağlar teselli etti!

Öyle yıkma kendini
Öyle mahzun öyle garip
Gör nasıl yaratılırım
Namuslu genç ellerinle
Kızlarım, oğullarım var gelecekte
Her biri vazgeçilmez cihan parçası
Kaç bin yıllık hasretimin goncası
Gözlerinden, gözlerinden öperim
Bir umudum sende
Anlıyor musun?

Dayan kitap ile
Dayan iş ile
Tırnak ile diş ile
Umut ile sevda ile düş ile
Dayan rüsva etme beni...

Dayandılar! Mezopotamya'ydı buralar! İlkleri yaptılar; ilk tapınağı, ilk yazıyı, ilk aritmetiği, ilk tıbbı, ilk ticareti, ilk dış ilişkileri, ilk diplomasiyi, ilk barış antlaşmasını, ilk türküyü, ilk yontuyu, ilk mutfağı, ilk tiyatroyu, ilk astrolojiyi ve daha neleri...
Tanışmaya gelenler vardı yine; Ege’den, Akdeniz’den... Birdik, iki olduk ve üç... Kültürler birikiyordu buralarda, biriktikçe daha zenginleşiyordu...

Avşarları bekliyordu bu dağlar çünkü onlar da yollardaydılar. Sürülmüşlerdi bu dağlara Uzun yayladan... Bir, iki, üç ve dört olduk.

Bir akşamüstüdür katil muhteşem
Alıp götürmüşler dost bildiğini
Almış rüzgârlar içini
Umuda benzer sevdaya benzer
Soğuk bir namludur kör ve pusuda
Ense kökünde zulüm
Ve sermiş canım sofrasını dört başı mamur
Burnumun dibinde Hürriyet
Seviyorum mümkün değil
Aramızda kurşun, yasak bölge var
Sen genç, sevdan ölünecek kadar güzel...

Biz mi ihanet ettik dağlara, dağlar mı bizi kovdu? Gelenler de gitti birer birer, dörttük üç kaldık, iki kaldık ve biz bize kaldık... mı... Acaba?

Biz de gitmişiz farkında mısınız?

Bir Fetish Sorunsalı Food Crush ve Yiyecek Kutsamaları

Fetish camiada pek konuşulan, tartışılan ve dahi uzlaşılamayan bir mesele olan Food Crush meselesine dair söyleyecek birkaç lafım olabilir diye düşünüp bu yazıya başlıyorum...

Bir antropolog olmamın da etkisi olabilir elbette bu yazacaklarımda ama şunu belirtmek isterim ki, ateist değilim...

Primitife Dönemden ve dahi evrim halkasının orta zincirlerinden olan apelerden bu yana yiyecek kutsamaları ya da yiyecek kutsallaştırılması gibi adak törenleri ya da tapınma ritüelleri varolagelmiştir. İnsanoğlunun evrimsel ve yaşamsal hafızasında kalan pek çok şeyden biri olan yiyeceğin kutsallaştırılması meselesi, fetiş içeren eylemlerde tiksinilecek ya da kınanacak bir durumu ifade etmemeli.

İnançlara saygı meselesi üzerinden tartışılabilirliği elbette mümkün ancak kınama gibi yaptırımsal bir döngü üzerinden bunu konuşmak çok da bilimsel ve etik olmasa gerek...

ilkel(!) insanın coğrafi-sosyal-siyasal(dini) şartları gereği korumakla yükümlü olduğu yiyecek ve ileride tüketilmek üzere biriktirilen artı yiyecek, hem bereketin hem de neslin devamının gereği olmaları nedeniyle kutsallaştırılmıştır. Bu durumda ziyan edilmeden sadece fetiş zevkler uğruna ezilip yenilmek suretiyle tüketilen yiyeceklerin de ister dini ister sosyal herhangi bir saygısızlık hedefi olmaması nedeniyle, kabul edilebilir olduğunu düşünüyorum...

Food crush'a bir de şu yönüyle bakılabilir elbette... Hani şu çocukların oynamaktan ve şekil vermekten inanılmaz zevk aldıkları rengarenk oyun hamurları var ya... Ben çocukken onlar yoktu ama okulda el becerilerimizi keşfetmek ya da geliştirmek amacıyla yaptığımız derslerde, hem elimizin altında kolay bulunur olması dolayısıyla hem de şekil verebilmemiz açısından uygunluğu nedeniyle, un, tutkal, su ve renk vermesi için de çeşitli meyve ve bitkileri kullanırdık. Bu hamurlarla da envai çeşit oyuncak yapar eğlenirdik. Oyuncaklar kimi kez evcilik oyunlarımızın vazgeçilmez yiyecek figürleri, kimi kez de tencere tava olurdu...Bu durumda, bu nimetlerle oyun oynayan, el becerisi geliştiren ya da stres atan biz çocuklar ve bizi teşvik eden öğretmenlerimiz de cehennemlik mi olduk acaba?Yiyecek kutsama törenlerinin ya da yiyeceklerin bozulmamaları için çeşitli işlemlerden geçirilmesi esnasında yapılan ayinlerin ya da bereketleme törenlerinin günümüzdeki geçmiş hafıza kalıntıları ise şimdilerde "nimete basma kafir, cehennemde cayır cayır yanarsın!" diye dillendiriliyor demek ki...

Yerimizi Sıcak Tut Gözüm

Malatya’da 1957 sonbaharında dünyaya gelen hepimizin Ahmet Abisi; işçi bir babanın çocuğudur. İlk konserlerini ailesine ve babasının işçi arkadaşlarına vermeye başladığında henüz 9 yaşındaydı ve babasının ona doğum gününde hediye aldığı bir bağlamayla türkü söylemeye koyulmuştu. İşçi maaşıyla geçinemeyeceklerini anlayan Kaya ailesi, tüm Türkiye’de neredeyse bir dalga haline gelen GÖÇ gerçeğiyle yüz yüze kalmış ve İstanbul’a gitmeye karar vermiştir. Çocuk yaşta çalışmaya başlayan Ahmet ise; aksanından ve Kürt kimliğinden dolayı aşağılanan, dışlanan bir çocuk olma gerçeğini İstanbul’a ilk geldiği yıllarda tüm damarlarında hissetmiştir. Ülke içindeki siyasi kutuplaşmalar, darbeler, yaşadığı iç çekişmelerle taşan asi ruhu, müzik, etkilendiği ve örnek aldığı müzik adamları ve sisteme duyduğu büyük öfke onun kendini bulmasında, kendi olmasında en büyük rolü oynamış ve Ahmet Kaya’yı yaratmıştır…

Gençlik yıllarında birçok devrimci arkadaşı gibi o da çeşitli derneklere gidip gelerek müzik çalışmalarını yürütmüş ve bağlamasını alışılanın dışında dillendirerek kendi tarzını yavaş yavaş oluşturmuştur. Hayranı olduğu Ruhi Su’nun bir konserinde ona bir yorumunu dinletme fırsatını bulduğunda ise; hayal kırıklığına uğradığı ve isyanını körükleyen o cümleleri ustasının ağzından işittiği zaman, artık ne yapması gerektiğine emin olmuştur. Usta Ruhi Su “bağlama böyle kavga eder gibi çalınmaz, bağlamayla meşk edilir!” dediğinde Ahmet Kaya şaşkınlıkla döner dünyasına ve yıllar sonra resital afişlerine “bağlama böyle de çalınır” diye yazdırarak, muhalif yönünü bir kez daha sergilemiş olur.

Askerlik dönüşünün hemen sonrasında gelen 12 Eylül darbesi, tüm eziciliğiyle Türkiye’nin üstünden geçerken, Ahmet Kaya’nın nerdeyse tüm arkadaşları tutuklanmış ve Ahmet yapayalnız kalmıştır. Askerlik öncesi tanıdığı nerdeyse herkesin tutuklanması, O’nu da tedirgin etmiştir ancak gergin bekleyişlerin ardından, tutuklanmasa da ülkede yaşanan bu acıları da içine sindirememektedir. Çok özlediği arkadaşlarına bir şekilde ulaşmak istemesi onu daha çok beste yapmaya itmiş ve bu süreçte en verimli çalışma dönemini yaşamıştır.

Dönem içinde oldukça tehlikeli bulunan besteleri, hiçbir şirket tarafından albüm yapılmaya yanaşılmadığı için uzun bir süre beklemede kalmış ama şarkıları da derinden ilerleyen bir suyolu gibi, toprağın altından tüm köklere yayılmaya başlamıştır. Sokakta muhalif gençler artık O’nun şarkılarını söylemeye başlamış ve Ahmet yavaş yavaş şarkılarıyla tanınır hale gelmiştir.

Hayatında büyük sarsıntılar yaşayan Ahmet Kaya “iş yok, sokaklarda aç geziyorum, terk edildim, bebeğimi bana göstermiyorlar, arkadaşlarımın hepsi tutuklandı, bari şarkılarımı söyleyeyim de arkadaşlarımın yanına gideyim!” diyerek bir anlamda hapse girmeye gönüllü olur. Açlıktan ve yalnızlıktan kurtulmak için çözüm olarak gördüğü hapishaneye girmeyi hem istiyor hem de korkuyordu. Bu nedenle, içeri girmek ama içerde çok kalmamak için kendince bir çözüm bulan Ahmet Kaya, ilk albümüne bir de Türk Ordusu’nun Kurtuluş Savaşı dönemindeki kahramanlıklarını anlatan şarkı da eklemiştir. Zor şartlarda tamamlanan albüm, hapishaneyi değil, şöhreti getirmiştir Ahmet Kaya’ya ve O artık sokakta insanların tanıdığı ve sevdiği muhalif bir şarkıcıya dönüşmüştür.

Ahmet Kaya Selda Bağcan’ın abisi Sezer Bağcan’ın müzik firmasından çıkan “Ağlama Bebeğim” albümü sayesinde, Bağcan ailesiyle sıkı bir dostluk kurmuştur. Selda ise Metris Askeri Cezaevinden arkadaşı Gülten Hayaloğlu ile tanışmalarına vesile olmuş ve ikinci albümü olan “Acılara Tutunmak” la aynı döneme gelen ikinci evliliği, hayat arkadaşıyla bu sevinci pekiştirmesine de sebep olmuştur.

Gülten’in cezaevinden tanıdığı bir idam mahkûmu olan Nevzat Çelik’in “şafak türküsü” isimli şiirini Ahmet’in önüne koymasıyla, üçüncü ve çok ses getirecek albümün de fitili ateşlenmiş olacaktır.

1987’de ikinci kez Baba olan Ahmet Kaya, Melis’in gelmesiyle beraber, üretkenliğinin sınırlarını zorlamaya başlamıştır. Aynı yıl çıkan “An Gelir” albümü liste başı olmuş ve o zamana kadar bir kategoriye sığdırılamayan Ahmet Kaya için yeni bir kategori ismi referans gösterilmiştir: Özgün müzik…

Aynalar belgeselinin çekimlerinde bir sahnede şunları söylüyordu; “İstanbul'a ilk geldiğim yıllarda, yaya olarak eve döndüğüm bir gece, bir düğün salonunun önünden geçerken içeri dalmıştım. İçerde hiç tanımadığım insanlar bağıra çağıra göbek atıyorlardı, ben de beş parasız, işsiz, aç ve sefildim, attım kendimi insanların ortasına, nasıl oynuyorum biliyor musun? Göbekler atıyorum, düz dönüyorum, ters dönüyorum....” devam edememiş, gözyaşına boğulmuştu. Pek az insan çözebilmişti sanırım bu sahnede neyin göz yaşartıcı olduğunu...

90’lı yıllar geldiğinde, hem Ahmet Kaya hem de ülkedeki iç savaş giderek büyüyor ve “Kürt” kelimesinin geçtiği her yer, her şey yasaklanıyordu. “Kürtçe diye bir dil, Kürt diye bir halk yok denildikçe, öfke de savaş da hız kesmeden alevleniyor, alevleniyordu… Kürt dilinin ve kültürünün kabulü, gerekli saygıyı gösterilmesini dile getiren herkes gibi O da çoğu kez vatan haini ilan edilmiş ve sorgu üstüne sorgudan geçmiştir!

Magazin Gazetecileri Derneği tarafından 98’ yılının en başarılı sanatçısı seçilen Ahmet Kaya, 10 Şubat 1999 gecesi ödülünü almak için sahneye çıktığında; sürgününe ve katline ferman şu sözleri söylemiştir: “ Bu ödülü İnsan Hakları Derneği, Cumartesi Anneleri ve magazin gazeteciliği emekçileri adına alıyorum ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve biliyorum ki bunu yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum!”
Salonda derin bir sessizlik…

Sessizlik bir fırtınaya dönüştüğünde ise; Ahmet Kaya’ya ve eşine çatal bıçak fırlatılıyor, yuhalanıyor ve arbede, kendini bilmez birkaç provokatörün de çomak sokmasıyla bir linç girişimine dönüşüyordu. Ortalık fena karışmıştı çünkü Ahmet Kaya “Kürtçe” demişti…

11 Şubat sabahı, şimdi T.C. yasalarına göre suç sayılmayan -uyum yasaları nedeniyle çekmeceye kaldırılan- sözler sarf etmesi nedeniyle açılan davaların sancısı daha bitmemişti ki, 14 Şubat günü Hürriyet gazetesi en büyük puntolarıyla “Ayıp ettin gözüm” başlığını attı ve tüm mahkeme süresince kanıt olarak sunamadığı sahte resimlerle, Ahmet kaya’ya iftira kampanyasına bir halka daha ekledi. Hürriyetin başını çektiği bu iftira kampanyasında, mahkeme tutanaklarına da 1993 yılında Almanya’ya hiç gitmediği kaydı geçse de hiçbir medya organı bunun bir iftira olduğunu açıklamaya yanaşmadı ve Ahmet Kaya’nın tüm taleplerine rağmen onu konuşturmayı da kabul etmediler. Kamuoyunda vatan haini olarak ilan edilen Kaya’ya bir açıklama şansı bile verilmeyişi, baskılar, açılan davalar, savunmalar, hakaretler ve tüm bu yaşananların ağır bedeli olarak sürgün günleri başlamış oldu…

1999 Haziranında, Kürtçe şarkıyı stüdyosunda söyleyip kaydettikten sonra, ertesi sabah 4’te yağmurlu İstanbul’a ve çok sevdiği ülkesine bir daha dönmemek üzere veda etti…

Ahmet Kaya tipik bir sürgün hastalığı olan ve ağırlıkla stresin neden olduğu ülserden şikâyetçiydi. 28 Ekim’de doğum gününde bir kez daha bir araya gelen Kaya çifti, hastalığın tedavisi için 15 Kasım günü doktora gitmek üzere anlaşmışlardı. 16 Kasım’da gazeteci Ahmet Hakan’dan, 17 Kasım tarihi için de hastaneden randevu almışlardı. 15 Kasım günü doktordan ilaçlarla dönen Kaya ailesi, beraber son gecelerini yaşadıklarından habersiz, gecenin en acı sabahına, sürgünde ölüme uyandılar…

Kenan Işık’ın, Nazım’ın karısı Vera’dan dinledikleri de, sürgünde ölümün kaderleri nasıl birbirine benzettiğini gösteriyor. “Nazım dış kapıyı açmak üzereyken yığılmış kalmış eşiğe, tam kapıyı açacakken durmuş yüreği, kalakalmış oracıkta. Gurbette... Vatan hasreti çekerken, gurbette böylesi bir ölüm kaderini paylaşmak bile gurbet ve ayrılık acısının insanları hep kapı eşiğinde yakaladığını gösteriyor!” demiş Kenan Işık…

Ardında 18 albüm, 200 kadar şarkı, tüm Türkiye halkının hafızasına da en az bir mısra bırakarak, sonsuzluğa gittiği yıl, Diyarbakır Demokrasi Platformu’nun kendisine “Barış Ödülü” verdiğini, eşi Gülten’in onun isteği üzerine GültenAhmetMelis (GAM) ismiyle bir yapım firması kurarak 2001’de “Hoşçakalın Gözüm” isimli bir albüm çıkardığını, uğruna sürgünde can verdiği Kürtçe şarkıya klip çekilip tüm Türkiye’de yayımlandığını, Türkiye’de çok tanınmış 20 sanatçının O’nun şarkılarını söyleyip, anısına “Dinle Sevgili Ülkem” adlı iki albüm oluşturduklarını, 2003’de hiç yayımlanmamış şarkılarından “Biraz Da Sen Ağla” adlı albümün yayımlandığını, “Başım Belada” ismiyle kendisi için yazılan ve Kürtçeye çevrilen kitabı, kızı Çiğdem’in üniversiteli olduğunu ve daha pek çok şeyi, gittiği yeni memleketten izleyerek gülümsüyor bizlere…

Şimdi Paris'te, Père Lachaise Mezarlığı’ndadır Ahmet abi! Jim Morisson, Balzac gibi pek çok değerli şahsiyet arasında, Yılmaz abisinin yanı başında yani…

Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir sanatçı, hiçbir insan, bir daha anadilinde şarkı söylemek uğruna linç edilmesin, sürgünlerde ölmesin, hiç kimse kendi kimliğinden vurulmasın diye, yanlış yer ve zamanda söylenen doğru sözlerin bedelini ağır ödeyen ve "siz yanmayın" son sözleriyle yüreklerimizi ağrıtan usta yorumcu; senle buluşana dek yerimizi sıcak tut…

6 Ekim 2008 Pazartesi

eza

Sivri uçların delsin bağrımı,
keskin kenarların doğrasın bedenimi.
Varsın kan revan gecelere mevan olayım,
varsın kutsal kızıl şerbete revan olayım,
Te ki; çekme ellerini benden...

Denizime...

soğuk bir ankara günü...

bir park var tam okulumun yanında. orda tanıdım bu kızı! benim gibi yerinde duramayan, çenesi kapanmayan, cıvıl cıvıl bi kız...

bazı günler beraber bekledik parkta... bir bardak sıcak çayı paylaştık nöbetleşirken -bir yudum dostluğu,yoldaşlığı... ben türkü söylerken, o kaydediyordu hafızasına her bir kelimeyi...

soğuk gecelerde bir parça ateşin etrafında bölüştük son cigarayı, bir battaniyeyi...

an oldu -kanımız karıştı birbirine!

kan kardeşi olmadık, kor kardeşi olduk! içimiz yanarken parkın sakinlerine, korlar dağladı küçük/çocuk yüreklerimizi.

an oldu -koptuk!

her birimiz ayrı diyarlara savrulduk! ama bu kor kardeşliği işte! kan çekilince vücuttan, solmasın diye kardeşliğimiz, kor kardeşi olduk biz! öyle ki; cehennemin taa en dibinde, korların davetine icabet edince, birleşip yek vücut olabilmek için...

sefalar getirdin, başım gözüm üstüne geldin ****serçawan ra xatın keçê****